|
İnsanların çeşitli
aktiviteleri sonucunda meydana gelen "sera
gazları" olarak nitelenen (karbon dioksit,
di azot monoksit, metan, su buharı,
kloroflorokarbon) gibi gazların
miktarlarının artması sonucunda yeryüzüne
yakın atmosfer tabakaları ve katı, yeryüzü
sıcaklığının yapay olarak artması "KÜRESEL
ISINMA" olarak adlandırılır.
Sera Etkisi Nedir ?
Yerküre, Güneş'ten gelen kısa dalgalı
ışınımın bir bölümünü yeryüzünde, bir
bölümünü alt atmosferde (troposferde) emer.
Güneş ışınımın bir bölümü ise, emilme
gerçekleşmeden, yüzeyden ve atmosferden
yansıyarak uzaya kaçar. Yüzeyde ve
troposferde tutulan enerji, atmosfer ve
okyanus dolaşımıyla yeryüzüne dağılır ve
uzun dalgalı yer ışınımı olarak atmosfere
geri verilir. Yeryüzünden salınan uzun
dalgalı ışınımın önemli bir bölümü, yine
atmosfer tarafından emilir ve daha az Güneş
enerjisi alan yüksek enlemlerde ve düşük
sıcaklıklarda salınır. Atmosferdeki gazların
gelen Güneş ışınımına karşı geçirgen, buna
karşılık geri salınan uzun dalgalı yer
ışınımına karşı çok daha az geçirgen olması
nedeniyle Yerküre’nin beklenenden daha fazla
ısınmasını sağlayan ve ısı dengesini
düzenleyen bu doğal süreç "SERA ETKİSİ"
olarak adlandırılmaktadır.
İklim Değişikliğinin Tarihsel değişimi:
Toplumun ilgisini son 20 yıl içinde çekmeye
başlayan artan sera etkisi ve küresel ısınma
konusu, bilim adamları tarafından yaklaşık
yüz yıldır bilinmekte ve incelenmekteydi.
Atmosferdeki karbondioksit (CO2) birikiminin
değişmesine bağlı olarak iklimin değişebilme
olasılığı, ilk kez 1896 yılında Nobel ödülü
sahibi İsveçli S. Arrhenius (1896)
tarafından öngörülmüştür. Ama aradan yıllar
geçmesine rağmen, atmosferde artan CO2
birikiminin yol açabileceği olumsuz etkiler
konusundaki uluslar arası ilk ciddi adımın
atılması için 1979 yılına kadar
beklenilmiştir. Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO)'nün
öncülüğünde 1979 yılında düzenlenen Birinci
Dünya İklim Konferansı'nda konunun önemi
dünya ülkelerinin dikkatine sunulmuş ve
özetle şunlar ortaya konmuştur.
Toplumun, ana enerji kaynağı olarak fosil
yakıtlara olan uzun süreli bağımlılığının ve
ormansızlaşmanın gelecekte de sürmesi
durumunda, atmosferdeki karbondioksit
birikimi büyük ölçüde artabilecek gibi
görünmektedir. İklim süreçlerini
anlayabilmemizi sağlayan bugünkü
bilgilerimiz, CO2 birikimindeki bu artışın
küresel iklimde önemli ve olasılıkla da uzun
süreli değişikliklere yol açabileceğini
göstermektedir. İnsan etkinlikleriyle
atmosfere eklenen CO2 nin, atmosferden insan
etkinlikleriyle uzaklaştırılması yavaş
gelişen bir süreçtir ve bu yüzden artan CO2
birikiminin iklimsel sonuçları da uzun bir
süre etkili olmaktadır.Bu konferansı izleyen
uluslararası etkinlikler, artmakta olan CO2
nin, küresel iklim sistemi ve bölgesel
iklimler ile atmosfer-okyanus-biyosfer ortak
sistemi içerisindeki karbon döngüsü
üzerindeki etkilerini ve bu etkilerin
sosyoekonomik sonuçlarını araştırmak
gerektiğini pekiştirmiştir. Çok sayıda bilim
adamının katıldığı çalışma toplantıları,
seminerler ve sempozyumlar, yalnızca
1979'daki düşünceleri kuvvetlendirmekle
kalmamış, küresel ısınmanın ortaya çıkardığı
tehdit konusunda dünyada örneği çok az
görülen bilimsel bir uzlaşma ortamı
oluşturmuştur. 1985 ve 1987 yıllarında
Villaca da (Avusturya) ve 1988’de Toronto’da
düzenlenen toplantılar, dikkatleri ilk kez
iklim değişikliği karşısında siyasal
seçenekler geliştirilmesi konusu üzerinde
toplamıştır.
Villaca 1985 Toplantısı, Karbondioksit ve
Öteki Sera Gazlarının İklim Değişimleri
Üzerindeki Rolünü ve Etkilerini
Değerlendirme Uluslararası Konferansı.
başlığını taşımaktaydı. 1988 yılında
düzenlenen Değişen Atmosfer konulu Toronto
Konferansında, uluslararası bir hedef
olarak, küresel CO2 emisyonlarının (salınımlarının)
2005 yılına kadar %20 azaltılması ve
protokollerle geliştirilecek olan bir
çerçeve iklim sözleşmesinin hazırlanması
önerilmiştir.Aralık 1988'de Malta'nın
girişimiyle, BM Genel Kurulu .İnsanoğlunun
Bugünkü ve Gelecek Kuşakları için Küresel
İklimin Korunması. konulu 43/53 sayılı
kararı kabul etmiştir. Kararda, küresel
iklim insanoğlunun ortak mirası, iklim
değişikliği ortak sorunu olarak
nitelendirilmiştir. Kasım 1989'da,
Hollanda'nın Noordwijk şehrinde Atmosferik
ve Klimatik Değişiklik konulu bir Bakanlar
Konferansı düzenlenmiştir.
Bu toplantıda, ABD, Japonya ve eski
Sovyetler Birliği dışındaki ülkelerin çoğu,
CO2 emisyonlarının %20 oranında
azaltılmasını destekledikleri halde,
azaltmaya ilişkin özel bir hedef ya da
takvim belirlenememiştir. Küresel ısınmadan
kaynaklanan iklim değişikliğinin önlenmesi
konusunda küresel bir anlaşmaya yönelik
sondan bir önceki adım, 29 Ekim-7 Kasım 1990
tarihlerinde Cenevre'de yapılan İkinci Dünya
İklim Konferansıdır. Dünya Meteoroloji
Örgütü'nün (WMO) öncülüğünde düzenlenen
Konferansta, ana konusu iklim değişikliği ve
sera gazları olan İkinci Dünya İklim
Konferansı Bakanlar Deklarasyonu, aralarında
Türkiye'nin de bulunduğu 137 ülke tarafından
onaylanmıştır. Hem Konferans sonuç
bildirisi, hem de Bakanlar Deklarasyonu, BM
Çevre ve Kalkınma Konferansında (UNCED)
imzaya açılmak üzere, bir iklim değişikliği
çerçeve sözleşmesi görüşmelerine ivedilikle
başlanması açısından tarihsel bir önem
taşımaktaydı. Bu belgelerde, sera gazlarının
atmosferdeki birikimlerinin azaltılmasını
sağlayacak önlemler savunulmuştur. Dahası,
konuyla ilgili belirsizliklerin, iklim
değişikliğinin olumsuz etkilerini en aza
indirmek için gerekli olan eylemlerin
geciktirilmesi amacıyla kullanılmaması
gerektiği vurgulanmıştır.
Küresel İklimde Gözlenen Değişimler:
Atmosferdeki birikimleri artmaya devam eden
sera gazları nedeniyle kuvvetlenen sera
etkisinin oluşturduğu küresel ısınma,
özellikle 1980'li yıllardan sonra daha da
belirginleşmiş ve 1990'lı yıllarda en yüksek
değerlerine ulaşmıştır 1998 yılı, hem kuzey
ve güney yarımküreler için hem de küresel
olarak hesaplanan yıllık ortalama yüzey
sıcaklıkları dikkate alındığında, güvenilir
aletli gözlemlerin başladığı 1860 yılından
beri yaşanan en sıcak yıl olmuştur. Başka
sözlerle, küresel ısınma 1998 yılında, hem
küresel hem de yarımküresel olarak yeni bir
yüksek sıcaklık rekoru daha kırmıştır.
1961-1990 klimatolojik normali ile
karşılaştırıldığında, ki bu dönemin kendisi
de sıcak bir devreye karşılık gelmektedir,
1998'de yerkürenin yıllık ortalama yüzey
sıcaklığının normalden 0,57°C daha sıcak
olduğu hesaplanmıştır.
Bundan önceki en sıcak yıl ise, 1997 idi.
1990-1997 döneminde (bazı yıllarda kesintiye
uğramakla birlikte) etkili olan ısrarlı El
Niño (sıcak) olayı, tropikal orta ve doğu
Pasifik Okyanusunda deniz yüzeyi
sıcaklıklarının normalden 2-5 °C daha yüksek
olmasına neden olmuştur. 1998'de ise,
küresel iklim sistemi Güneyli Sağınımın hem
sıcak (El Niño) hem de soğuk (La Niña) uç
olaylarından etkilenmiştir. Buna karşın, El
Niño olayı, bundan önceki küresel rekor yılı
olan 1997'de olduğu gibi, 1998'de de küresel
rekor ısınmaya katkıda bulunan ana etmen
olarak kabul edilmektedir (WMO, 1999).
Gerçekte, küresel ortalama yüzey
sıcaklığında gözlenen ısınma eğilimi, dünya
üzerinde eşit bir coğrafi dağılış
göstermemiştir; bölgesel farklılıklar
belirgindir. Uzun süreli ısınma eğilimi,
40°K ve 70°K enlemleri arasındaki
anakaralarda en fazladır. Buna karşılık,
Atlas Okyanusu’nun kuzeyinde ve içerisinde
Türkiye’nin de yer aldığı Doğu Akdeniz ve
Karadeniz havzalarında, özellikle son 25-30
yıllık dönemde, ortalama yüzey
sıcaklıklarında bir soğuma eğilimi egemen
olmuştur.Atlas Okyanusu’nun kuzeyi ile Doğu
Akdeniz ve Karadeniz havzalarında gözlenen
bu bölgesel soğumanın, esas olarak bu
bölgeler üzerindeki sınırlar ötesi kaynaklı
sülfat aerosolü (uçucu küçük parçacık)
birikimindeki artışla, kısmen de kentsel ve
bölgesel hava kalitesinin bozulmasıyla
ilişkili olabileceği düşünülebilir.
Bu bölgeler üzerindeki uçucu parçacık
yoğunluğunun 21. yüzyılda da süreceği, ancak
uzun vadede artan sera etkisinin sıcaklıklar
üzerindeki pozitif katkısının uçucu parçacık
negatif katkısını bastıracağı
öngörülmektedir (UKMO, 1995). Bu yüzden,
Türkiye ile bu bölgelerin de gelecek
yüzyılda ısınacağı, ama bu ısınmanın öteki
bölgelere göre daha az olacağı
beklenmektedir.
Bunun dışında, son 35-40 yıllık dönemde
çoğunlukla dünyanın büyük kentlerinde olduğu
gibi, Türkiye’de de, özellikle hava
kirliliğinin, hızlı nüfus artışının ve yoğun
bir yapılaşmanın yaşandığı büyük kentlerde,
genel olarak gece sıcaklıklarında bir
ısınma, gündüz sıcaklıklarında bir soğuma ve
günlük sıcaklık genişliğinde ise bir azalma
eğilimi gözlenmektedir. Bu eğilimler,
özellikle bulutluluğun az olduğu sıcak ve
kurak yaz mevsiminde belirgindir. Yağışlar,
genel olarak Kuzey Yarımküre’nin yüksek
enlemlerindeki kara alanlarında, özellikle
de soğuk mevsimde bir artış gösterirken,
1960’lı yıllardan sonra Afrika’dan
Endonezya’ya uzanan subtropikal ve tropikal
kuşaklar üzerinde bir azalma eğilimi
gösterdi. Bu değişiklikler, akarsularda, göl
seviyelerinde ve toprak neminde de gözlendi.
Subtropikal kuşakta ve özellikle Afrika’nın
Sahel bölgesinde 1960’lı yıllarda başlayan
şiddetli kuraklıklar, on binlerce insanın
göç etmesine ve milyonlarca hayvanın ölümüne
neden oldu. Subtropikal kuşak yağışlarındaki
ani azalma, 1970’li yıllarla birlikte Doğu
Akdeniz Havzası’nda ve Türkiye’de de etkili
olmaya başladı. Yağışlardaki önemli azalma
eğilimleri ve kuraklık olayları, kış
mevsiminde daha belirgin olarak ortaya
çıkmıştır. Kuraklık olaylarının en şiddetli
ve geniş yayılımlı olanları, 1973, 1977,
1989 ve 1990 yıllarında oluşmuştur . Genel
olarak Doğu Akdeniz Havzası’nın ve
Türkiye’nin yıllık ve özellikle kış
yağışlarında, 1970'li yılların başı ile
1990'lı yılların ortası arasında gözlenen
önemli azalma eğilimleri, bu bölgede etkili
olan cephesel orta enlem ve Akdeniz alçak
basınçlarının frekanslarında özellikle kış
mevsiminde gözlenen azalma ile yer ve üst
atmosfer seviyelerindeki yüksek basınç
koşullarında gözlenen artışlarla bağlantılı
olabilir. Öte yandan,özellikle karasal yağış
rejimine sahip bazı istasyonların ilkbahar
ve yaz yağışlarında, yazın daha belirgin
olmak üzere, bir artış eğilimi
gözlenmektedir.
Gel-git ve su seviyesi ölçüm kayıtlarına
göre, küresel ortalama deniz seviyesi
19.yüzyılın sonundan günümüze kadar geçen
yüzyıl süresince yaklaşık 10-25 cm kadar
yükselmiştir (IPCC, 1996). Deniz seviyesi
yükselmesinin belirlenmesinde karşılaşılan
ana belirsizlik, düşey yönlü yerkabuğu
hareketlerinin gel-git ölçerleriyle yapılan
deniz seviyesi ölçümlerinin üzerindeki
etkisidir. Uzun süreli düşey arazi
hareketlerinin etkileri giderildiğinde,
okyanus sularının hacminin artmakta olduğu
ve deniz seviyesinde yukarıda verilen
oranlar arasında bir artışa yol açtığı
bulunmuştur. Küresel deniz seviyesindeki bu
yükselmenin önemli bir bölümünün, küresel
ortalama sıcaklıkta aynı dönemde gözlenen
artışla ilişkili olduğu öngörülmektedir.
Dünyanın İklimi Gerçekten Değişiyor mu?
Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC),
hazırladığı Üçüncü Değerlendirme Raporu’nda
“son 50 yıl içinde gözlenen ısınmanın büyük
ölçüde insan etkinliklerine
bağlanabileceğini gösteren yeni ve daha
güçlü kanıtlar elde edildiğini”
doğrulamıştır. Gelecekteki eğilimlerin
tahmini sürecindeki belirsizlikler hata
paylarını artırsa bile, IPCC önümüzdeki 100
yıl içinde yüzey sıcaklıklarında küresel
ortalama olarak 1.4 ile 5.8°C arasında artış
olacağını öngörmektedir.
İklim Değişikliğinin Türkiye Üzerindeki
Etkileri Nelerdir?
Küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliğinin
etkileri yalnız küresel olmadığı gibi,
bunlarla da sınırlı değildir. Geçmişteki
iklim değişikliklerinde olduğu gibi,
bölgesel ve zamansal farklılıklar
oluşabilecektir: Örneğin, gelecekte dünyanın
bazı bölgelerinde kasırgalar, kuvvetli
yağışlar ile onlara bağlı seller ve
taşkınlar gibi meteorolojik afetlerin
şiddetlerinde ve sıklıklarında artışlar
olurken, bazı bölgelerinde uzun süreli ve
şiddetli kuraklıklar ve bunlarla ilişkili
yaygın çölleşme olayları daha fazla etkili
olabilecektir.Türkiye, subtropikal kuşakta
kıtaların batı bölümünde oluşan ve Akdeniz
iklimi olarak adlandırılan bir büyük iklim
bölgesinde yer almaktadır. Üç yanı
denizlerle çevrili ve ortalama yüksekliği
yaklaşık 1100 m olan Türkiye’de, birçok alt
iklim tipi belirmiştir. İklim tiplerindeki
bu çeşitlilik, Türkiye’nin yıl boyunca,
polar ve tropikal kuşaklardan kaynaklanan
çeşitli basınç sistemleri ve hava tiplerinin
etki alanına giren bir geçiş bölgesi
üzerinde yer almasıyla bağlantılıdır. Buna,
topoğrafik özelliklerinin karmaşıklığı ve
kısa mesafelerde değişme eğiliminde olması
vb. fiziki coğrafya etmenleri de
eklenebilir.Türkiye, küresel ısınmanın
özellikle su kaynaklarının zayıflaması,
orman yangınları, kuraklık ve çölleşme ile
bunlara bağlı ekolojik bozulmalar gibi
öngörülen olumsuz yönlerinden etkilenecektir
ve küresel ısınmanın potansiyel etkileri
açısından risk grubu ülkeler arasındadır.
Atmosferdeki sera gazı birikimlerinin
artışına bağlı olarak önümüzdeki on yıllarda
gerçekleşebilecek bir iklim değişikliğinin,
Türkiye’de neden olabileceği çevresel ve
sosyoekonomik etkiler şunlardır.
• Sıcak ve kurak devrenin uzunluğundaki ve
şiddetindeki artışa bağlı olarak, orman
yangınlarının frekansı, etki alanı ve süresi
artabilir;
• Tarımsal üretim potansiyeli değişebilir
(bu değişiklik bölgesel ve mevsimsel
farklılıklarla birlikte, türlere göre bir
artış ya da azalış biçiminde olabilir);
• İklim kuşakları, yerküre’nin jeolojik
geçmişinde olduğu gibi, ekvatordan kutuplara
doğru yüzlerce kilometre kayabilecek ve
bunun sonucunda da Türkiye, bugün Orta
Doğu’da ve Kuzey Afrika’da egemen olan daha
sıcak ve kurak bir iklim kuşağının etkisinde
kalabilecektir. İklim kuşaklarındaki bu
kaymaya uyum gösteremeyen fauna ve flora yok
olacaktır;
• Doğal karasal ekosistemler ve tarımsal
üretim sistemleri, zararlılardaki ve
hastalıklardaki artışlardan zarar
görebileceklerdir;
• Hassas dağ ve vadi-kanyon ekosistemleri
üzerindeki insan baskısı artacaktır;
• Türkiye’nin kurak ve yarı kurak
alanlarındaki, özellikle kentlerdeki su
kaynakları sorunlarına yenileri eklenecek;
tarımsal ve içme amaçlı su gereksinimi daha
da artabilecektir;
• İklimin kendi doğal değişkenliği
açısından, Türkiye’de su kaynakları
üzerindeki en büyük baskıyı, Akdeniz
ikliminin olağan bir özelliği olan yaz
kuraklığı ile öteki mevsimlerde hava
anomalilerinin yağışlarda neden olduğu
yüksek rasgele değişkenlik ve kurak devreler
oluşturmaktadır. Bu yüzden, kuraklık
riskindeki bir olumsuz değişiklik, iklim
değişikliğinin tarım üzerindeki etkisini
şiddetlendirebilir;
• Kurak ve yarı kurak alanların
genişlemesine ek olarak, yaz kuraklığının
süresinde ve şiddetindeki artışlar, çölleşme
süreçlerini, tuzlanma ve erozyonu
destekleyecektir;
• İstatistik dağılımın yüksek değerler
yönündeki ve özellikle sayılı sıcak günlerin
(örneğin tropikal günlerin) frekansındaki
artışlar, insan sağlığını ve biyolojik
üretkenliği etkileyebilir;
• Kentsel ısı adası etkisinin de katkısıyla,
özellikle büyük kentlerde, sıcak devredeki
gece sıcaklıkları belirgin bir biçimde
artacak; bu da, havalandırma ve soğutma
amaçlı enerji tüketiminin artmasına neden
olabilecektir;
• Su varlığındaki değişiklikten ve ısı
stresinden kaynaklanan enfeksiyonlar,
özellikle büyük kentlerdeki sağlık
sorunlarını artırabilir;
• Rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerji
kaynakları üzerindeki etkiler bölgelere göre
farklılık gösterecek olmakla birlikte,
rüzgar esme sayısı ve kuvveti ile güneşlenme
süresi ve şiddeti değişebilir;
• Deniz akıntılarında, denizel
ekosistemlerde ve balıkçılık alanlarında,
sonuçları açısından aynı zamanda önemli
sosyoekonomik sorunlar doğurabilecek bazı
değişiklikler olabilir;
• Deniz seviyesi yükselmesine bağlı olarak,
Türkiye’nin yoğun yerleşme, turizm ve tarım
alanları durumundaki, alçak taşkın-delta ve
kıyı ovaları ile haliç ve Ria tipi kıyıları
sular altında kalabilir;
• Ormanların ve denizlerin CO2 tutma ve
salma kapasitelerindeki değişiklikler, doğal
hazne ve sink’lerin (yutakların)
zayıflamasına neden olabilir;
• Mevsimlik kar ve kalıcı kar-buz örtüsünün
kapladığı alan ve karla örtülü devrenin
uzunluğu azalabilir; ani kar erimeleri ve
kar çığları artabilir;
• Kar erimesinden kaynaklanan akışın
zamanlamasında ve hacmindeki değişiklik, su
kaynaklarını, tarım, ulaştırma ve rekreasyon
sektörlerini etkileyebilir.Ayrıca iklim
değişikliği, Türkiye’nin özellikle çölleşme
tehdidi altındaki yarı kurak ve yarı nemli
bölgelerinde (İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu,
Ege ve Akdeniz bölgelerinde), ormancılık ve
su kaynakları açısından olumsuz etkilere yol
açabilir. Son yıllarda Türkiye ormanlarında
artış kaydeden toplu ağaç kurumaları ve
zararlı böcek salgınları vb. afetlerin
birincil nedeninin, kuraklık, hava kirliliği
ve asit yağmurları olduğuna dair kuvvetli
bulgulara rastlanmıştır. Yalnız 1993-94
yılları arasında yaklaşık 2 milyon m3 ağaç
serveti böcek yıkımı nedeniyle kesilmiştir.
Bunun yanı sıra, belki de 1970’li yıllardan
başlayarak Akdeniz Havzasında etkili olan
normalden daha kurak koşullara bağlı olarak,
Ege ve Akdeniz bölgelerinde kitlesel
boyutlarda olmasa da gözle görülür ağaç
kurumaları gözlenmektedir. Ayrıca ağaçların
zayıf düşmesi, ormanların fırtına, kar, çığ
ve benzeri meteorolojik afet etkilerine
karşı direncini de düşürmekte, bunun
sonucunda ağaçlarda devrik ve kırık miktarı
artmakta; bu da ormanın yapısını diğer
zararlılara karşı dayanıksız hale
getirmektedir. Bu olumsuz etkiler
ormanlarımızın biyolojik çeşitliliğini, gen
rezervlerini, karbon tutma kapasitelerini
olumsuz yönde etkilemektedir.
Küresel ısınmaya karşı alınacak basit
önlemler:
Uzmanlar, küresel ısınmayı yavaşlatmak için
10 yıl kaldığı konusunda uyarıyor. Küresel
ısınma, tüm dünyayı olduğu gibi, Türkiye’yi
de yakından ilgilendiriyor. Daha şimdiden
kuraklık tehdidi baş gösterdi bile… Dünya
Doğal Hayatı Koruma Derneği bireysel olarak
uygulayabileceğimiz basit ama etkili
önlemler konusunda yol gösteriyor.
1. Su
Tatlı su, yeryüzünde yaşamın sürekliliği
için en temel gereksinimdir. Yeryüzünün
yüzde 70'i suyla kaplı olmasına karşın,
bunun yüzde 97'si deniz suyudur. Yüzde 2'si
kutuplarda buzul halindedir. Sonuç olarak,
tüm dünyada içilebilir su miktarı varolan
kaynakların yalnızca yüzde 1'idir. Bu
kaynaklar, artan dünya nüfusu, kalkınma ve
yatırım kararları nedeniyle giderek
tükenmektedir. Kalkınma programları, tatlı
su kaynaklarının sürekliliğiyle uyum içinde
yürütülmedikçe, doğaya verilen zarar
artacaktır. Su döngüsü ve onu destekleyen
ekosistemler, suyu arıtarak ve geri
dönüştürerek insanlar, hayvanlar ve bitkiler
için hazır hale getirir. Ancak günümüzde en
çok bozulmuş habitat türü tatlı su
ekosistemleridir. Türkiye'de son 40 yıl
içinde 1 milyon 300 bin hektar sulak alan
kurutulmuş ve tahrip edilmiştir. Bu da Van
Gölü'nün üç katından fazladır.
Türkiye'nin tüm kullanılabilir su varlığı
110 milyar metreküptür. Tuna Nehri'nin
Karadeniz'e bir yılda 206 milyar m3 su
boşalttığı göz önüne alınırsa, sanılanın
aksine, ne kadar su fakiri olduğumuz
anlaşılacaktır.
• Evde kullanılan temizlik malzemeleri, atık
sularla birlikte nehirlere karışır. İçinde
fosfat bulunmayan ve suda ayrışabilen
temizlik ürünlerini kullanın.
• Dişlerinizi fırçalarken, bulaşık yıkarken
ya da traş olurken açık bırakılan musluk,
dakikada yaklaşık 15-20 litre suyun boşa
akmasına sebep olur.
• Tek bir kişi yılda ortalama 49 bin 140
litre suyu tuvaletlerde tüketir. Sifonun bir
kez çekilmesi ile 10 lt su harcanır. Yeni
teknolojiler sayesinde standart modellere
göre yüzde 60 daha az su tüketen klozetler
bulunmaktadır.
• Sifon çekildiğinde suyu renklendirsin ve
temizlesin diye tuvalete asılan maddeleri
kullanmayın. Bunlar kanalizasyona karışarak
kirliliğe sebep olur.
• Çamaşır suyu, atık maddelerin ayrılıp
çözülmesini sağlayan yararlı bakterileri
öldürür. Çamaşır suyunu olabildiğince az
kullanın.
• Bozuk musluklardan ve tuvaletlerden sızan
su, evinizdeki toplam su tüketiminin yüzde
5'i kadardır. Akan tesisatınızı onarın.
• Kapı önü, balkon, teras gibi yerlerin
temizliğinde hortumla su tutmak yerine
süpürge kullanın.
• Bahçenizi sulamak için, buharlaşmanın az
olduğu sabah ya da akşamüstü saatlerini
tercih edin.
• Arabanızı yıkarken kova ve sünger
kullanın. Hortumla yıkama, yaklaşık 550
litre su kullanımı demektir.
• Musluklara ve duş başlıklarına takılan ve
su akışını azaltırken basıncı artıran yeni
sistemleri edinin.
• Suyu kireç ve bakterilerden arındıran
filtreler kullanın.
2.Tarım ve gıda
• Organik tarımla elde edilen ürünleri
seçin. Organik tarımla elde edilen sebzeler
diğerlerine göre daha fazla yararlı madde
içermektedir.
• Uluslararası sertifikaları olan organik
tarım ve hayvancılık ürünlerini tüketerek
sürdürülebilir üretimleri destekleyin,
organik tarımın yaygınlaşmasına katkıda
bulunun.
• Günlük gıdalarınızı seçerken mümkün olduğu
kadar yaşadığınız yörede ve bulunduğunuz
mevsimde yetişen taze besinleri tercih edin.
Bu hem sizin sağlığınız hem de çevre
açısından en doğru yaklaşımdır.
• Doğal koşulları zorlamadan ve
değiştirmeden elde edilen ürünlerle
beslenerek hem kendinize, hem de çevreye
verilen zararın azalmasına katkıda bulunun.
• İşlenmiş, ambalajlanmış gıda satın alırken
ya da tüketirken mutlaka üretim, tüketim
tarihlerini ve içindekiler bölümünü okuyun.
Ürünün içinde bilmediğiniz maddeler varsa
mutlaka ne olduklarını araştırın.
3.Temizlik
• Temizlik ürünü satın alırken, ne tür
temizlik için kullanacağınızı düşünün.
Yalnızca gereksiniminiz olan ürünleri satın
alın.
• Temizlik ürünü satın alırken konsantre
ürünleri tercih etmeniz hem tasarruf sağlar,
hem de daha az ambalaj tüketmenize neden
olur.Ambalajı geri dönüştürülmüş ürünleri
tercih edin.
• Aldığınız ürünü kullanmadan önce, mutlaka
kullanma kılavuzunu okuyun.
• Temizlik ürünlerini kesinlikle birbiriyle
karıştırmayın.
• Kullanma dozunu etikette belirtildiği
kadar ayarlayın. Fazla kullanmak daha iyi
temizlik sağlamazken, hem sağlığınıza, hem
de çevreye daha çok zarar verir.
• Temizlik ürününü çocukların erişemeyeceği
yerlerde saklayın.
• Temizlik ürünlerinin kapaklarını sıkıca
kapatın ve hiçbir temizlik ürününü
yiyeceklerle aynı dolapta saklamayın.
• Temizlik ürünlerini sonuna kadar kullanın.
Ambalajları içinde kalan maddelerle çöpe
atmayın.
• Hiçbir temizlik ürününü kendi ambalajından
başka bir ambalajda saklamayın.
• Bulaşık makinesine koymadan önce yemek
artıklarını iyice temizleyin.
• Yanıcı maddeleri yaşam alanınızdan uzak
bir yerde saklayın.
• Temizlik ürünlerini oda sıcaklığında ve
kuru bir yerde saklayın.
• Fazla miktarda temizlik ürünü kullanılması
gerektiğinde, ortamı iyice havalandırın.
• Bulaşık ve çamaşır makinenizi aşırı
doldurmamaya özen gösterirken, tam dolmadan
da çalıştırmayın.
• Temizlik ürünlerini her kullanışınızda
koruyucu eldiven kullanma alışkanlığı
edinin.
4.Enerji
Her tür enerji, elde edilmesinden son
kullanıcıya ulaştırılmasına kadar geçtiği
tüm aşamalarda havaya, suya, yaşayan
canlılara ya da yok edilmesi sorun olan
atıklarıyla çevreye zarar verir.
Hidrolik enerji, nehirlere barajlar
kurulmasına, barajlar da nehir kıyısında
yaşayan insan topluluklarının başka yerlere
göç etmesine ve nehir ekosisteminin
çökmesine sebep olur. Rüzgar ve güneş
enerjisi santralleri habitatların
etkilenmesi ve doğal peyzaj bütünlüğünün
bozulması anlamına gelir.
Biyokütle enerjisi temini için kullanılan
bitkilerin yetiştirileceği tarlalar, belirli
doğal alanların tarım alanına
dönüştürülmesine sebep olur. Fosil
yakıtların yerini nükleer enerjinin alması,
hem nükleer kaza kaygısı, hem de radyoaktif
atıkların güvenli biçimde depolanamaması
yüzünden olanaksız görünür.
• Gerekmediği zamanlarda bir saniyeliğine
bile olsa ışığı kapatın.
• Her ortam için doğru tip ve büyüklükte
ışıklandırma kullanın.
• Floresan ampulleri tercih edin.
• Mikrodalga fırınlar donmuş yiyeceklerin
çözülmesi için kullanıldığında fazla enerji
harcar. Ancak yiyeceklerin ısıtılması, az
miktarda yemek yapılması, su kaynatılması
gibi amaçlarla kullanıldığında ekonomiktir.
• Suyu ocak yerine elektrikli ısıtıcıda
ısıtarak hem daha hızlı sonuç alırsınız, hem
de daha az enerji harcarsınız.
• Güneşi bol yerlerde yaşıyorsanız, sıcak su
gereksiniminizi güneş enerjisiyle sağlayın.
• Klimaların filtresini en az ayda bir kez
değiştirin.
• Evinizi ısı kaybına karşı yalıtın.
• Eşyalarınızı radyatörleri kapatacak
şekilde yerleştirmeyin.
• Eğer çok ihtiyaç varsa, klima yerine
vantilatör kullanmayı tercih edin.
• Klima kullanıyorsanız, doğrudan güneş
ışığı almayan yerlere yerleştirin.
• Mutlaka kurşunsuz benzin kullanın. Yüksek
performans sağlayan benzin türlerini
yeğleyin.
• Otomobil alırken, öncelikle
gereksiniminize göre büyüklüğünü belirleyin.
Daha sonra da kendi sınıfında yakıt tüketimi
en az olan modelleri seçin. Hem siz tasarruf
edersiniz, hem de doğaya yararlı olursunuz.
• Evinizde kullandığınız yakıtların düşük
kükürt içermesine özen gösterin.
• Günümüzde çalıştırılmadan önce
otomobillerin motorlarının ısıtılmasına
gerek yoktur.
• Otomobillerde aşırı yük taşımak benzin
tüketimini artırır. Taşıma kapasitesini
aşmayın.
5.Ulaşım
Ulaşım araçlarının karbondioksit (CO2)
emisyonu, sera etkisi yaratan en etkin
gazlardandır. Toplam karbondioksit
emisyonunun yüzde 80'i ve azot oksitlerin (NOx)
emisyonunun yüzde 60'ı kara yolu ulaşımından
kaynaklanır.
• Olabildiğince toplu taşıma araçlarını
tercih edin.
• Kısa mesafelere arabayla gitmek yerine,
yürüyün.
• Satın alırken kurşunsuz benzin tüketen
araçları tercih edin.
• Aracın egzoz emisyon ölçümünü, lastiklerin
rot-balans ve hava ayarını düzenli
aralıklarla yaptırın.
• Benzin deposunu ağzına kadar doldurtmayın.
Depo çok dolu olduğunda benzin buharı
sızarak hava kirliliğine sebep olur.
• Dengesiz ve aracın kapasitesinin
üzerindeki yüklemeler, daha fazla benzin
yakılmasına ve lastiklerin ömrünün
azalmasına sebep olur.
• Uzun duraklamalarda aracın kontağını
kapatın.
• Kullandığınız fren ve debriyaj
balatalarının asbestsiz olmasına dikkat
edin. Her fren yaptığınızda balatalardan ya
da sürekli kullanım halinde olan debriyaj
sisteminden atmosfere karışan asbest,
solunum yoluyla akciğerlere gider.
• Aracınızın düzenli bakımını ihmal etmeyin.
• Gereksinim duyduğunuzdan daha büyük araç
almayın. Aracınızın hava ve yakıt
filtrelerini her zaman temiz tutun.
• Araç kullanırken bütün camları sonuna
kadar açmak aracın aerodinamik yapısını
bozarak daha fazla yakıt tüketimine sebep
olur.
• Patinajlar ve ani frenler hem daha fazla
yakıt tüketmenize, hem de lastiklerin ve
fren balatalarının aşınmasına sebep olur. |